Türkiye’de adaletsizlik duygusu, toplumsal yorgunluk ve yeniden güvenebilmenin imkânı üzerine.
Telefonu masanın üzerine ters çeviriyoruz. Ekran kapanıyor. Mutfakta su kaynamaya devam ediyor, kapının önünde bir kargo bekliyor, birinin akşam ne yiyeceğimizi bilmesi gerekiyor. Hayat, kendisine ayrılan küçük işlerle bizi yeniden çağırıyor.
Fakat okuduğumuz haber, telefonla birlikte kapanmıyor.
Yıkılmış bir binanın fotoğrafı. Suyun içinde kalan bir sokak. Bir çocuğun ölümünü bildiren birkaç satır. Cinsel şiddet iddiasıyla açılmış bir dosyanın ardından gelen karar. Haberin altında birbirine benzeyen yorumlar: Öfke, acı, kuşku; sonra bütün bunları tek cümlede susturmaya çalışan o yorgun hüküm:
“Zaten hiçbir şey değişmiyor.”
Belki de asıl durup bakmamız gereken yer burası. Yalnızca kötü bir şeyin yaşandığı an değil; yaşananın ardından, bundan sonra neye güveneceğimizi bilemediğimiz o uzun aralık.
Çünkü adalet, yalnızca geçmişte olanın hesabı değildir. Gelecekte başımıza gelebilecekler karşısında yalnız bırakılmayacağımıza dair bir güvencedir.
Nörolog Dr. Melek Ertan’ın “Adaletsizlik duygusunda beyinde ne olur?” başlıklı paylaşımı, haksızlığın sinir sistemi, stres ve motivasyonla ilişkisine dikkat çekiyor. Bu soruyu Türkiye’deki toplumsal deneyimlerimizle birlikte düşündüğümüzde, laboratuvarların ve bireysel yaşantıların ötesine uzanan başka bir soru beliriyor: Bir insan, kendisini koruması gereken yapılara güvenmekte zorlandığında, gündelik hayatını hangi sağlamlığa yaslayabilir?
Yıkılan yalnızca duvar değildir.
6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye ve Suriye’de on binlerce insanın hayatını kaybetmesine, yerleşimlerin ve gündelik hayatın ağır biçimde yıkılmasına neden oldu. Daha bir kaybın ne olduğunu kavramaya çalışırken, Mart 2023’te Şanlıurfa ve Adıyaman’daki sellerle karşılaştık. Depremden etkilenen bölgelerde bu kez su, başka bir yıkımın taşıyıcısı oldu. Yanı sıra İstanbul sel felaketi ise yakın zamanlı bir trajedimiz.
Bir evi yalnızca kolonlarından, duvarlarından, metrekaresinden ibaret sayabilir miyiz?
O evde birinin her sabah oturduğu yer vardır. Perdede kapanmayan küçük bir aralık, mutfak dolabında misafir için saklanan bir fincan, kapının yanında yıllardır değişmeyen bir alışkanlık vardır. Yıkılan yapının yerine yenisi yapılabilir; fakat insanın “Burada güvendeyim” diyebilmesi, anahtar tesliminden daha fazlasını gerektirir.
Afetlerin ardından sorulması gereken sorular bu yüzden yalnızca kaç binanın yıkıldığıyla sınırlı değildir. Hangi riskler biliniyordu? Hangi önlemler alınmıştı? Denetimler nasıl işledi? Daha güvenli bir yaşam için şimdi ne değiştirilecek?
Birleşmiş Milletler Afet Riskini Azaltma Ofisi, 6 Şubat depremlerinin yıl dönümündeki değerlendirmesinde, yapı kurallarının güncellenmesi ve uygulanmasını, mevcut yapıların kırılganlığının incelenmesini ve riskli olanların güçlendirilmesini özellikle vurguluyor. Sarsıntıyı engelleyememek, bütün kayıpları önlenemez kabul etmemizi gerektirmiyor.
Burada adalet talebi, acının üzerine sonradan eklenmiş bir öfke değildir. Önlenebilir olanın önlenmesini istemektir. Sorumluluğun araştırılmasını, ihmal varsa ortaya çıkarılmasını, aynı koşulların başka hayatların üzerine kapanmamasını istemektir.
“Bir daha olmasın” bir temenni olarak bırakıldığında tesellidir; denetime, hazırlığa ve sorumluluğa dönüştüğünde kamusal görevdir.
Afetzededen yalnızca dayanmasını beklemek yetmez. Dayanmak zorunda bırakıldığı koşulları da değiştirmek gerekir.
Bir çocuğu yalnızca haber olduğunda görmek ise ayrı bir meselemiz.
Çocukların şiddetle, suçla ve maddeyle ilişkisini konuşurken dilimiz çok çabuk daralabiliyor. Birkaç görüntüden bütün bir kuşağın karakterini çıkarmaya, birkaç başlıktan bütün çocukların geleceğini okumaya kalkabiliyoruz.
Oysa rakamların da çocukların da daha dikkatli okunmaya ihtiyacı var.
TÜİK’in 2025 yılına ilişkin istatistiklerinde, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı 609.959 olay kaydediliyor. Bu toplam, bir önceki yıla göre yüzde 0,4 daha düşük. Suça sürüklenme nedeniyle kayda giren olaylarda isnat edilen suçların yüzde 41,6’sını yaralama, yüzde 9,7’sini uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak ya da satın almak oluşturuyor. Bu veriler, bütün çocuklar arasındaki suç veya madde kullanımı yaygınlığını göstermediği gibi, toplam olay sayısı da aynı sayıda farklı çocuk anlamına gelmiyor.
Bu ayrımlar, meseleyi küçültmek için değil; doğru yere bakabilmek için gerekli.
Bir çocuğun başka bir çocuğa verdiği zararı ciddiye almakla, suça sürüklenen çocuğun da korunmaya ve gelişmeye ihtiyacı olduğunu kabul etmek birbirini dışlamamalı. Mağdurun güvenliğini savunmak, diğer çocuğun hayatını bütünüyle gözden çıkarmamızı gerektirmez. Bir davranışın nedenlerini araştırmak da o davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Asıl ihtiyacımız, bu iki gerçeği aynı anda taşıyabilen bir bakış.
Şiddeti yalnızca olaydan sonraki cezayla; madde sorununu yalnızca yakalamayla; çocuğu yalnızca dosyadaki sıfatıyla konuşmayı yeterli bulmamalıyız. Okulun, ailenin, sosyal hizmetlerin, erişilebilir ruh sağlığı ve bağımlılık hizmetlerinin nerede devreye gireceğini de sormalıyız.
Çünkü çocukluk, yetişkinliğe kadar bekletilebilecek bir hak değildir.
Bir çocuğun güvenli bir yere, kendisini dinleyen bir yetişkine, öğrenebileceği bir okula ve geleceğini yalnızca hayatta kalmak üzerinden kurmayacağı koşullara ihtiyacı vardır. Bunları birer ayrıcalık değil, ortak sorumluluk olarak görmeliyiz.
Bir çocuğun adını ilk kez ölüm haberinde ya da suç dosyasında öğreniyorsak, yalnızca o çocuğun hayatına değil, onu daha önce nasıl göremediğimize de bakmalıyız.
Dosya kapanırken hangi sorular açık kalıyor?
Cinsel şiddet iddialarına ilişkin soruşturmalar ve davalar söz konusu olduğunda, birkaç kelime büyük bir ağırlık taşıyor: Beraat, takipsizlik, delil, gerekçe, itiraz.
Bu kelimeleri birbirine karıştırmadan konuşmak zorundayız.
Her beraat kararını kendiliğinden adaletsizlik saymak doğru değildir. Suçluluğa, öfkenin yoğunluğu veya sosyal medyadaki kanaat üzerinden karar verilemez. Fakat bir yargılama yapılmış olması da süreçteki bütün soruların hakkıyla cevaplandığını varsaymamızı gerektirmez. Delillerin nasıl toplandığı, başvurunun nasıl karşılandığı ve kararın hangi gerekçeye dayandığı ayrıca önem taşır.
Adalet talebi, peşinen suçlu ilan etmek değildir; hakikatin özenle araştırılmasını ve kimsenin süreç içinde yeniden örselenmemesini istemektir.
Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, Türkiye hakkındaki 2022 sonuç gözlemlerinde, kadınların adalete erişimindeki engellere dikkat çekiyordu. Raporda damgalanma, misilleme korkusu, ekonomik bağımlılık ve kolluğa güvensizlik, şiddetin bildirilmesini zorlaştıran etkenler arasında yer alıyordu. Komite, koruma mekanizmalarının uygulanması ve şiddetten uzaklaşmaya çalışan kadınlara sağlanan desteğin yeterliliği konusunda da kaygılarını belirtiyordu.
Bunlar yalnızca bir dosyanın sonucu hakkında değil, o dosyaya ulaşabilmenin koşulları hakkında da düşünmemizi gerektiriyor.
Bir insan başvururken neyle karşılaşacağını bilmiyorsa, anlatacaklarının hayatından daha fazla sorgulanacağından korkuyorsa, yardım istemenin bedelini de hesaplamak zorunda kalıyor demektir. Böyle bir durumda “Neden daha önce söylemedi?” sorusundan önce, “Söyleyebilmesini sağlayacak koşullar var mıydı?” sorusunu sormayı denemeliyiz.
Bu mesele Türkiye’ye özgü de değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, J.L./İtalya kararında, cinsel saldırı iddiasıyla ilgili bir beraat kararının gerekçesinde başvurucunun kıyafeti ve cinsel yönelimi hakkında kullanılan ifadeleri değerlendirdi. Mahkeme, bu yargılayıcı ve cinsiyetçi ifadeler nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Buradaki tespit, beraat eden kişileri yeniden suçlu ilan etmek değil; yargının diliyle başvurucunun yeniden mağdur edilmesini ortaya koymaktı.
Demek ki adalet, yalnızca kararın son satırında aranamaz. O satıra gelinirken insana nasıl davranıldığında da aranmalıdır.
Korunmayı beklediğimiz yerde yeniden incinmek ile karşılaşıyoruz.
Bir zararın ardından yalnızca zarar veren kişiye bakmayız. Yardım istemek için döndüğümüz yere de bakarız.
Bizi dinleyen oldu mu? Başvurumuz ciddiye alındı mı? Güvenliğimiz gözetildi mi? Ne olacağını anlayabildik mi?
Carly Parnitzke Smith ve Jennifer Freyd’in 2013’te üniversiteli kadınlarla yürüttüğü araştırma, cinsel travma çevresindeki kurumsal ihanet deneyimlerini inceledi. Kurumların zararı önlememesi veya yaşananın ardından destekleyici biçimde karşılık vermemesiyle ilişkili deneyimler bildiren katılımcılarda, daha yüksek kaygı ve bazı travmayla ilişkili belirtiler saptandı. Bu, belirli bir örneklemde yapılmış bir araştırma; bütün kurumlara veya bütün mağdurlara aynı sonucu atfetmez. Ancak olaydan sonraki kurumsal karşılığın önemini görünür kılar.
Bu bulguyu toplumsal hayatımıza taşıdığımızda, üzerinde düşünmeye değer bir ihtimal beliriyor: İnsan, yalnızca başına gelen nedeniyle değil, başına gelenin ardından yalnız bırakıldığı için de incinebilir.
Bazen beklenen ilk karşılık olağanüstü değildir. Bir başvurunun kayda alınmasıdır. Sürecin anlaşılır biçimde anlatılmasıdır. Bir sonraki adımın bildirilmesidir. Aynı hikâyeyi her seferinde en başından, yeniden inanılmayı bekleyerek anlatmak zorunda kalmamaktır.
Bunları küçük ayrıntılar saymamalıyız. İnsanın kurumla karşılaşması çoğu zaman tam da bu ayrıntılardan oluşur.
Güven, yalnızca “Yanındayız” denilerek kurulmaz. İnsanın ihtiyaç duyduğu anda ne yapıldığıyla kurulur.
Bu bakış, görevini özenle yapan insanların emeğini değersizleştirmek değildir. Tam tersine, o özeni kişisel bir iyilik olmaktan çıkarıp herkes için güvenilir bir işleyişe dönüştürmeyi istemektir.
Bir insanın korunması, karşısına tesadüfen anlayışlı birinin çıkmasına bağlı kalmamalıdır.
Haksızlık beyinde karşılık bulur; fakat insan birkaç kimyasala sığmaz.
Haksızlığın yalnızca soyut bir fikir olmadığını gösteren araştırmalar var. Ancak bu araştırmaları, her acıyı tek bir beyin bölgesine veya hormon değişimine bağlamadan okumak gerekiyor.
Alan Sanfey ve arkadaşlarının 2003’te yayımladığı çalışmada, katılımcılar bir paranın adil ya da adaletsiz biçimde paylaşılması teklifleriyle karşılaştılar. Adaletsiz teklifler, ön insula ve dorsolateral prefrontal korteks gibi duygu ve bilişle ilişkili bölgelerde etkinlikle bağlantılıydı. Özellikle reddedilen adaletsiz tekliflerde ön insula etkinliği daha yüksekti. Bu çalışma, adaletle ilgili kararların yalnızca çıkar hesabından ibaret olmadığını gösteren önemli örneklerden biri.
Fakat buradan “Haksızlık, beyinde fiziksel acıyla tamamen aynı biçimde işlenir” sonucuna geçmek fazla büyük bir adım olur.
Sosyal acı ile fiziksel acı arasında bazı ortak etkinlik alanları bulunsa da ortak bölge, aynı deneyim demek değildir. Woo ve arkadaşlarının 2014 tarihli araştırması, fiziksel acı ve sosyal reddedilmenin, kaba anatomik düzeyde örtüşen etkinliklere rağmen farklı sinirsel örüntülerle temsil edilebildiğini gösterdi. Üstelik sosyal reddedilme ile adaletsizlik de birbirinin aynısı değildir.
Benzer bir dikkat, stres hormonları için de gerekli. Ertan’ın paylaşımındaki “sürekli kortizol” anlatımı, karmaşık bir ilişkiyi tek yönde açıklıyor. Oysa Miller, Chen ve Zhou’nun kronik stres ile hipotalamus–hipofiz–adrenal ekseni üzerine 2007 tarihli meta-analizi, araştırmalarda hem artmış hem azalmış etkinlik bulguları olduğunu ortaya koyuyordu. Uzun süreli stresin bedensel karşılığı, herkeste aynı biçimde işleyen kesintisiz bir hormon yükselişi olarak anlatılamaz.
Sheldon Cohen ve arkadaşlarının 2012’de yayımladığı iki insan çalışması ise uzun süreli stres, hücrelerin glukokortikoid sinyallerine duyarlılığı ve inflamasyonun düzenlenmesi arasındaki ilişkiye destek sundu. Bu bulgular stresin sağlıkla ilişkisini anlamaya yardımcı oluyor; fakat her haksızlık deneyiminin doğrudan hastalık oluşturduğunu göstermiyor.
Dopamin ve serotonin konusunda da aynı sınırı korumalıyız. Örneğin Crockett ve arkadaşları, serotonin işlevini deneysel olarak değiştirmenin adaletsiz tekliflere verilen tepkileri etkileyebildiğini gösterdi. Ama serotonin işlevindeki değişimin adaletsizliğe verilen tepkiyi etkilemesi, adaletsizlik yaşamanın mutlaka serotonini düşürdüğü anlamına gelmez. Araştırmadaki neden-sonuç yönünü tersine çeviremeyiz.
Bilimin ihtiyatı, yaşadığımız acıyı küçültmez. Onu, olduğundan daha kesin konuşan açıklamaların elinden korur.
Bir acıyı ciddiye almak için ona mutlaka bir hormon adı vermek zorunda değiliz.
“Haksızlık algısı” demek, haksızlığı hayal saymak değildir.
Araştırmalarda kullanılan “algılanan adaletsizlik” ifadesi kolayca yanlış anlaşılabilir. Sanki ortada gerçek bir sorun yokmuş da insan olayları yanlış yorumladığı için acı çekiyormuş gibi duyulabilir.
Oysa bir araştırmanın kişinin yaşantısını nasıl değerlendirdiğini ölçmesi, o yaşantının dış dünyadaki karşılığını kendiliğinden reddetmez. Somut olayla kişinin o olaya verdiği anlam, birbirini dışlayan iki alan değildir.
Boals ve arkadaşlarının 2020’de yayımladığı, travmatik yaralanma yaşamış 176 kişiyi izleyen araştırmada, kişilerarası nitelikteki yaralanmalar daha yüksek adaletsizlik algısı ve daha ağır bazı ruhsal belirtilerle ilişkiliydi. Üçüncü aydaki adaletsizlik algısı, altıncı aydaki travma sonrası stres ve depresif belirtilerle kurulan istatistiksel ilişkide aracı bir rol gösteriyordu. Yaralanmanın şiddeti hesaba katıldığında da önemli ilişkiler devam ediyordu.
Bu sonuç, “Haksızlık düşündüğünüz için iyileşemiyorsunuz” demek değildir. Böyle bir yorum, araştırmanın yükünü yeniden zarar gören kişinin omzuna koyar.
Daha dikkatli çıkarım şu olabilir: Bir olayın bedeli, yalnızca verdiği fiziksel zararla açıklanamayabilir. Olayın nasıl gerçekleştiği, önlenebilir bulunup bulunmadığı ve kişinin yaşananı nasıl anlamlandırdığı da önem taşıyabilir. Ancak bir yaralanma örneklemindeki bulgudan hareketle bütün bir ülkeye tanı koyamayız.
Bu ayrım, toplumsal meseleleri konuşurken özellikle değerli.
Haksızlığa uğrayan insanın ruhsal olarak desteklenmesini istemekle, uğradığı haksızlığın giderilmesini istemek arasında seçim yapmamalıyız. Birini diğerinin yerine koymamalıyız.
Bir insanın acısıyla çalışılabilir; fakat acıyı doğuran koşulların araştırılması da sürmelidir. Kişinin daha iyi baş edebilmesi, kurumların daha iyi işlemesi gereğini ortadan kaldırmaz.
Toplumsal bir yarayı yalnızca bireyin dayanıklılığına bıraktığımızda, sorumluluğun adresini değiştirmiş oluruz.
Her şeyi görmenin yükü, hiçbir şeyi değiştirememe duygusu ise bambaşka bir boyut.
Bugün bir olayın görüntüsüne ulaşmakla o olay hakkında güvenilir bilgiye ulaşmak her zaman aynı şey değil. Görüntüyü tekrar tekrar izlemek de ne olduğunu daha iyi anlamakla eşdeğer sayılmamalı.
Holman, Garfin ve Silver’ın Boston Maratonu saldırılarının ardından yürüttüğü araştırma, yoğun medya maruziyeti ile akut stres arasındaki ilişkiyi inceledi. Saldırıya ilişkin içeriklere günde altı saat veya daha fazla maruz kalmak, ilgili değişkenler hesaba katıldığında, doğrudan maruziyetten bile daha yüksek akut stres belirtileriyle ilişkili bulundu. Bu gözlemsel sonuç, ekran başındaki deneyimin saldırıyı doğrudan yaşamakla aynı olduğunu veya medya izlemenin tek başına klinik bir travma tanısı anlamına geldiğini söylemez. Tekrarlanan maruziyetin de önemsenmesi gerektiğini gösterir.
Buradan çıkaracağımız sonuç, dünyaya gözümüzü kapatmak olmamalı. Fakat ilgilenmekle kendimizi kesintisiz biçimde yaralayıcı görüntülere açık tutmayı da birbirine karıştırmamalıyız.
Bir haberi takip etmenin, yalnızca en ağır görüntüsünü paylaşmaktan başka biçimleri var. Kaynağını doğrulamak, sonraki gelişmesini izlemek, düzeltme yayımlandığında onu da görmek, mağdurun mahremiyetini korumak, gündem değiştiğinde dosyayı bütünüyle unutmamak…
Benim için sorumluluk biraz da burada başlıyor: Acıya bakmanın kendisini bir gösteriye çevirmemekte.
Bir insanın son anlarını tekrar tekrar dolaşıma sokmak yerine, hayatının neden korunamadığını sormakta. Bir çocuğun yüzünü yaymak yerine, onu koruyacak düzenin nasıl kurulacağını konuşmakta. Bir iddiayı kesin hüküm gibi paylaşmak yerine, delilin ve araştırmanın peşinde kalmakta.
Haberdar olmak bir sorumluluk olabilir; sürekli dehşet içinde kalmak ise sorumluluğun ölçüsü değildir.
Dünyaya açık kalmakla, kendimize hiçbir kapı bırakmamak aynı şey değil.
Türkiye’den dünyaya: Acının benzerliği, sorumluluğu azaltmaz.
Bu meseleleri Türkiye merkezinden konuşmak, dünyanın geri kalanını görmemek anlamına gelmemeli. Fakat “Başka ülkelerde de oluyor” cümlesiyle kendi sorumluluklarımızı hafifletmeye de dönüşmemeli.
Pakistan’daki 2022 sellerinde yaklaşık 33 milyon insan etkilendi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, felaketin konutlar, geçim kaynakları ve yoksulluk üzerindeki ağır sonuçlarını kayda geçirdi. Yeniden kurma ihtiyacı, suyun çekilmesiyle sona ermedi.
Türkiye’de deprem ve sel sonrasında sorduğumuz güvenli barınma ve korunma soruları, başka coğrafyalarda da farklı koşullar içinde karşımıza çıkıyor. İtalya’daki bir yargı kararının dili üzerine verilen insan hakları kararı da kurumların, zarar gören insanlara nasıl davrandığı sorusunun tek bir ülkeyle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Yine de acıları birbirine benzetirken onların tarihlerini, koşullarını ve sorumlularını silmemeliyiz. Bir yerdeki ihmal, başka yerdeki ihmalle açıklanmış olmaz. Başka bir ülkede verilen yanlış karar, buradaki yanlışın mazereti değildir.
Evrensellik, sorumluluğu dağıtmanın değil, ölçüyü tutarlı kılmanın yolu olmalı.
Yakınımızdaki çocuğun güvenliğini savunurken uzaktaki çocuğun hayatını daha az değerli saymamak; bize benzeyen insanın adalet talebini duyarken benzemeyenin sesini kısmamak; kendi tarafımızdan biri zarar verdiğinde ilkemizi değiştirmemek…
Adalet duygusunun en zor sınavı, bize zaten kolay gelen yerde değildir.
Adalet, yalnızca kendimizi yerine koyabildiğimiz insanları koruyorsa henüz herkes için kurulmuş değildir.
İnsanları yalnızca sakinleşmeye çağırmak yetmez.
Bütün bunların ardından insanlara ne söyleyeceğiz?
Daha az düşünmelerini mi? Daha güçlü olmalarını mı? Kendilerine iyi gelen şeylerle ilgilenmelerini mi?
Bunların bazıları kişinin hayatında değerli bir yer bulabilir. Ancak toplumsal bir sorunun bütün karşılığını bireyin kendisini düzenlemesine yükleyemeyiz. Bir insanın dinlenmeye ihtiyacı olmasıyla, bir kurumun hesap vermesi gereği aynı anda var olabilir.
Bu nedenle yeniden güvenebilmenin imkânını yalnızca kişisel bir iyileşme meselesi olarak görmüyorum. Onun kamusal karşılıklarını da arıyorum.
Afetlerden sonra açık ve anlaşılır risk bilgisi; denetimin gerçekten işlemesi; sorumluluğun bağımsız biçimde araştırılması; yardıma erişimin kişinin bağlantılarına değil ihtiyacına dayanması…
Çocuklar için yalnızca olaydan sonra müdahale değil, öncesinde koruma; şiddet ve madde sorunları karşısında erişilebilir destek; eğitimden ve güvenli ilişkilerden kopuşun fark edilmesi…
Cinsel şiddet iddialarında özenli delil toplama, tarafsız soruşturma, damgalamayan bir dil; başvuran kişinin güvenliğinin gözetilmesi ve süreç hakkında bilgi alabilmesi…
Bunları uzak bir kusursuzluk tasarısı olarak değil, üzerinde ısrar edilmesi gereken işler olarak konuşmalıyız.
Sorumluluğun belirlenmesini istemekle intikam aramak arasındaki farkı koruyarak. Zarar göreni desteklemekle delilsiz hüküm vermeyi ayırarak. Çocukları korurken onları tek bir olayın içine ömür boyu hapsetmeyerek.
Güvenin yeniden kurulması için yalnızca “Üzülmeyin” denmesi yetmez; “Neyi değiştirdik?” sorusunun da bir cevabı olmalıdır.
Bunun yanında, hayatın iyi gelen taraflarını korumayı da küçümsememeliyiz. Bir sofrada oturmak, birlikte gülmek, bir şey öğrenmek, bir arkadaşın sesini duymak; bunları dünyadaki acıya ihanet saymak zorunda değiliz.
Bir insanın bütün gününü yas tutarak geçirmemesi, kaybı önemsiz bulduğu anlamına gelmez. Bir akşam sevinebilmek, adalet talebinden vazgeçmek değildir. Hayatla bağımızı korumak için kendimize izin verirken, başkalarının haklarını savunmaya da devam edebiliriz.
Yeter ki iyiliği, gerçeğin üzerini örten bir örtüye çevirmeyelim. Yeter ki dayanışmayı, sorumluluğu görünmez kılan bir teselli olarak kullanmayalım.
Bekleyişin yerine ne koyacağız?
Telefon yine masanın üzerinde.
Yeni bir bildirim geldiğinde elimiz ona uzanacak. Yeni bir görüntü, yeni bir açıklama, belki daha önce okuduğumuz bir haberin devamı açılacak.
Her şeyi tek başımıza düzeltemeyeceğiz. Fakat buradan hiçbir şeyin anlamı olmadığı sonucunu çıkarmak zorunda değiliz. Bilgiyi doğru taşımakla, bir başvurunun takipçisi olmakla, bir çocuğun güvenliğini önemsemekle, bir mağdurun yanında durmakla başlayabiliriz. Bunları, kurumların görevlerini bizim üstlenmemiz gerektiği için değil; görevlerini yerine getirmelerini talep eden bir hayatın içinde olmak için yapabiliriz.
Umudu, iyi bir haber gelmesini beklemekten biraz daha geniş düşünmek istiyorum.
Onu bir denetimin yapılmasında, bir riskin giderilmesinde, bir başvurunun ciddiye alınmasında arıyorum. Bir kararın gerekçesinin açıklanabilmesinde. Bir insanın, yaşadığını anlatırken kendisini savunmak zorunda bırakılmamasında. Bir çocuğun, yardım isteyebileceği yeri olay yaşanmadan önce bilmesinde.
Büyük sözlerden önce, tutulmuş küçük güvencelerde.
Çünkü adalet, yalnızca kötülükten sonra devreye giren bir mekanizma olarak kalmamalı. İnsanların kötülük beklemeden yaşayabilmesinin koşullarından biri olmalı.
Bir toplumun iyileşmesi, herkesin acıya alışması değildir. Acının önlenebilir olanına alışmayı reddeden bir düzen kurabilmesidir.
Haber bitebilir.
Ama haberdeki insanın hayatı, bizim dikkatimizi başka yere çevirdiğimiz anda bitmez. Bu yüzden ondan geriye yalnızca bir görüntü değil; cevaplanmış sorular, yerine getirilmiş sorumluluklar ve korunmuş başka hayatlar kalmasını istemeliyiz.
Adaletin en insani karşılığı, belki de bir gün telefonu masaya bıraktığımızda yalnızca ekranın değil, içimizdeki bekleyişin de dinmesidir.
Bir toplumun iyileşmesi, herkesin acıya alışması değildir. Acının önlenebilir olanına alışmayı reddeden bir düzen kurabilmesidir.
Bir düşünce, başka bir düşünceye açılır.
Yazılara dön
YAZININ ARDINDAN
Okur notları
Her yorum, yayın sahibinin değerlendirmesinden sonra görünür.
Henüz onaylanmış bir yorum yok.
Bir not bırakın.
Adınız veya rumuzunuz ve yorumunuz, onaylandığında bu yazının altında görünür. E-posta adresi istenmez. Lütfen özel veya hassas bilgi paylaşmayın. Yorumlar düz metindir; bağlantılar etkinleştirilmez.