
Kendimi anlatmaya başladığımda, önce dışarıda bıraktığım yerler dikkatimi çekiyor. Birkaç cümleye sığabilmek için nelerden vazgeçiyorum? Hangi yanımı daha anlaşılır, hangi yanımı daha kolay sevilebilir bulduğum için öne çıkarıyorum? Adımı, yaptığım işleri, yazdığım kitapları söyleyebiliyorum. Sonra geriye kalan o geniş sessizliğe bakıyorum. Beni anlatan cümlelerin arasında, henüz söze dökemediğim biri de var.
Ben Nihansu. Yazıyorum, okuyorum, insanı anlamaya çalışıyorum. Romanlarda bir karakterin başka birinin yanında nasıl değiştiğini düşünürken sorunun ucunun bana da dokunduğunu görüyorum: Bir insan severken kendisi olarak kalabilir mi? Peki, kendisi dediği kim? Yalnızken tanıdığı kişi mi, bir başkasının bakışında karşılaştığı kişi mi?
Bir karakteri anlamak için söylediklerini bilmek yetmiyor. Sözünü nerede kestiğine, neyi duyduğu hâlde cevaplamadığına, kapı kapanınca ne yaptığına da bakıyorum. Kendime aynı dikkatle bakabiliyor muyum? Niyetimle davranışım arasındaki mesafeyi görebiliyor muyum? Kendim hakkında anlattığım hikâyede, bana pek benzemediği için çıkardığım sahneler var mı?
İnsanın kendine anlattığı hikâyede bile dürüstlüğe ihtiyacı var.
Yazar olmak, danışman olmak, öğrenmeye devam etmek… Bunların her biri hayatımın gerçek bir parçası. Ama yazamadığım bir gün kimim? Bir sorunun cevabını bilmediğimde kendime nasıl davranıyorum? Ortaya bir şey koymadığım saatlerin de hayatımda yeri var mı? Kendimi yalnızca ürettiklerimle anlatırsam, henüz hiçbir şey yapmadan güne başlayan insanı nereye koyacağım?
Bazen kendimi tanımaya çalışırken kendimden bir sonuç beklediğimi fark ediyorum. Açık, tutarlı, açıklanabilir bir sonuç. Oysa içimde aynı anda konuşan farklı istekler var. Sakinliği isterken canlılığı da arıyorum. Bir yere ait olmakla kendime ait bir alanı korumak arasında seçim yapmak istemiyorum. Yakınlıkla özgürlüğün birbirini daraltmadığı bir hayatı düşünüyorum.
Bir yanımın gerçek olması için öteki yanımın susması gerekmiyor.
Geçmişteki bir düşünceme döndüğümde, onu bugünkü bilgimle yargılamak kolay. Oysa o cümleyi kurarken bilmediklerim vardı. Şimdi başka türlü düşünmem, o gün samimi olmadığım anlamına gelir mi? Kendime sadık kalmak için hiç değişmemem mi gerekir? Belki de insan bazen kendine, artık inanmadığı bir cümleyi tekrar etmeyi bıraktığında sadık kalır.
Yine de her değişimi ilerleme diye adlandırmak istemiyorum. Alışmakla seçmek birbirine benzeyebiliyor. Bir şeyi gerçekten istediğim için mi sürdürüyorum, yoksa başka türlüsünü düşünmeye henüz cesaret edemediğim için mi? Bana ait sandığım hangi düşünceyi hiç sorgulamadım? Kendini tanımak, yalnızca hoşuna giden yanlarını keşfetmekse, bazı odaların kapısı hep kapalı kalıyor.
Başkalarıyla kurduğum bağlar da bu arayışın içinde. Bir sohbet, bir kitap, benden farklı düşünen birinin cümlesi kendime baktığım yeri değiştirebiliyor. Anlaşılmak kıymetli. Fakat birinin beni tanıdığı hâle sonsuza kadar sığmak zorunda mıyım? Başkasının gözünde tutarlı kalmak uğruna, kendi içimde değişen şeyi görmezden gelebilir miyim?
Burada tamamlanmış bir portre sunmak istemiyorum. Yazarken düşüncelerimin nerede sertleştiğini, nerede açıldığını da görmek istiyorum. Güzel duyulan bir cümlenin arkasına saklanıp saklanmadığımı sorabilmek. Kendimi iyi anlatmakla kendime doğru bakmak arasındaki farkı unutmamak.
Ben aslında kimim?
Bu sayfayı yazan kişiyim. Bir süre sonra buraya dönüp kendi cümlesine itiraz edebilecek kişi de benim. Belki bir sözcüğü değiştireceğim. Belki ilk kez neden yazdığımı anlayacağım.
Şimdilik kendim hakkında kurduğum cümlelerin karşısında duruyorum.
Hangisi bana ait, hangisini yalnızca uzun zamandır tekrar ediyorum?