Ben dönüyorum.
Aynı yere değil.
Bir cümleye ikinci kez döndüğümde, onu ilk yazan insan olmadığımı fark ettim.
Cümle aynıydı. Noktası, virgülü, kelimelerin birbirine uzaklığı… Hepsi bıraktığım yerde duruyordu. Değişen şeyi önce bulamadım. Ekrana biraz daha yaklaştım, sonra sandalyemde geriye yaslandım. Aylar önce yazdığım paragrafı yeniden okudum.
Bir zamanlar yeterli bulduğum bir açıklama şimdi fazlalık gibi görünüyordu. Kahramanımın ne hissettiğini anlatmıştım; oysa artık elini masadan neden çektiğini göstermenin daha sahici olacağını düşünüyordum.
Cümleyi hemen silmedim.
Eskiden silerdim.
O küçük gecikme, bana hakkımda uzun zamandır fark etmediğim bir şey söyledi.
İnsan bazen değiştiğini, artık ne yaptığından değil, eskisi kadar aceleyle ne yapmadığından anlıyor.
Uzun süre gelişimi, bir noktadan başka bir noktaya varmak sanmıştım. Daha çok bilmek, daha iyi anlamak, daha az yanılmak, daha doğru kararlar vermek… Sanki bütün bunların arasında yukarıya doğru uzanan görünmez bir çizgi vardı. Her deneyim insanı biraz ilerletecek, her yeni bilgi eskisinin üzerine eklenecek, dünün insanı bugünkünün gerisinde kalacaktı.
Kâğıt üzerinde oldukça düzenliydi.
Hayatın kâğıt üzerinde kalmaya pek niyeti olmadığını ise zamanla öğrendim.
Bazen bugün anladığımı sandığım bir meseleyi aylar sonra yeniden düşünmem gerekti. Bir konuşmada kendimi daha iyi ifade edebildiğim hâlde başka bir konuşmada eski suskunluklarıma döndüm. Bir zamanlar zorlandığım bir şeyi kolaylıkla yapabildiğim günler oldu; sonra aynı işin başında uzun süre oturup nereden başlayacağımı bilemedim.
Başlangıçta bunları gerileme sayıyordum.
Çünkü gelişmenin bir kez öğrenilen şeyi bir daha unutmamak olduğunu düşünüyordum.
Oysa insan matematik problemi çözmüyor kendi hayatını yaşarken. Bir kez doğru sonuca ulaştığında aynı işlemleri sonsuza kadar tekrar etmiyor. İçinde bulunduğu koşullar değişiyor. Yanında duran insanlar, taşıdığı sorumluluklar, gücü, yorgunluğu, beklentileri değişiyor. Hatta bazen aynı sorunun kendisi bile başka bir anlama geliyor.
Şimdi daha açık görebiliyorum: Gelişim doğrusal değil. Dalgalanıyor.
Bu, her geri dönüşün ilerleme olduğu anlamına gelmiyor. Bazen gerçekten zorlanıyoruz. Bazen duruyor, bazen yardım alıyor, bazen de daha önce öğrendiğimiz bir şeyi yeniden çalışıyoruz.
Ama bir güçlüğün tekrar etmesi, arada katettiğimiz bütün yolu geçersiz kılmıyor.
Bunu yalnızca kendi hayatımdan değil, danışmanlık görüşmelerimden de öğreniyorum.
Bir insanın kendisini anlamaya çalışırken kurduğu cümlelerle ilgileniyorum mesleğim gereği. Ne söylediği kadar, bir sözü söylerken nerede durduğu, hangi kelimeyi değiştirdiği, hangi sorunun karşısında düşünmek için zaman istediği de dikkatimi çekiyor.
Görüşmelerde değişim çoğu zaman büyük bir kararın ardından başlamıyor. Bazen kişi, daha önce üzerinde durmadan geçtiği bir düşünceyi ilk kez fark ediyor. Bazen alışılmış bir tepkiyi vermeden önce birkaç saniye bekliyor. Bazen kendisine yönelttiği sert bir yargının karşısına, henüz bütünüyle inanmadığı başka bir ihtimal koyabiliyor.
Dışarıdan bakıldığında bunlar küçük hareketler.
Oysa insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin değişmesi, her zaman büyük bir olay gibi görünmek zorunda değil.
Danışmanlık yaparken benim de öğrenmeye devam ettiğim yer tam burası. Dinlemek, yalnızca söylenenleri işitmek değil. Karşımdaki insanın deneyimine kendi açıklamalarımı aceleyle yerleştirmemek; henüz tamamlanmamış bir düşünceyi tamamlaması için ona alan bırakabilmek.
Bazen iyi bir sorunun değerini, bazen de soru sormamak gereken anı daha iyi anlıyorum.
Bu ayrımı öğrenmek yalnızca mesleki bir kazanım değil benim için. Hayatın başka yerlerine de taşınıyor.
Yazarken, sohbet ederken, sevdiğim birini dinlerken…
İnsanların hikâyelerine daha dikkatli bakmayı öğreniyorum. Ve her hikâyenin, onu anlatan kişinin kendisinden daha küçük olmadığını.
Yazarlık da bana başka bir yerden aynı şeyi öğretiyor.
Roman yazarken bir karakterin bütün hayatını bilmek mümkün. Onun geçmişini, sakladıklarını, bir kapıdan neden çıkmadığını, başka bir kapının önünde neden beklediğini tasarlayabiliyorum. Fakat karakteri tanımam, onu her seferinde eksiksiz anlatmam gerektiği anlamına gelmiyor.
Bazen bir sahnenin en doğru yeri, açıklamanın bittiği yer oluyor.
Bir elin çekilmesi. Masada soğuyan çay. Yerine konmayan bir sandalye.
Okurun göreceği küçük ayrıntının arkasında, yazarken üzerinde düşündüğüm çok daha geniş bir insanlık hâli bulunabiliyor.
Önceleri bir duyguyu anlatabilmek için ona daha fazla cümle gerektiğini düşündüğüm zamanlar oldu. Şimdi bazen daha az cümleyle daha çok şeyin görünür olabileceğini biliyorum.
Bu bilgiyi yalnızca kitaplardan öğrenmedim.
Yaşadıklarımdan, insanları dinlemekten, danışmanlık görüşmelerinden, eğitimlerimden, yeniden açtığım roman dosyalarından, bir paragrafı üçüncü kez düzenlemekten öğrendim.
Bir de sıradan günlerden.
Geçenlerde babamla bir futbol maçı izledik. Maçın sonlarına doğru gelen golle birlikte alkışladık, birbirimizin ellerine vurduk. Televizyonda oyun devam ediyordu. Biz birkaç saniye daha o sevincin içinde kaldık.
O anı düşündüğümde aklımda yalnızca gol kalmıyor.
Yan yana oturmuş olmamız kalıyor. Aynı anda sevinmemiz. Babamın az önce yaptığı yorumun ardından gelen o küçük şaşkınlık.
Hayatın bütün öğretici anlarının güçlüklerden doğmadığını da böyle zamanlarda hatırlıyorum.
Bazen insan, iyi gelen bir günü fark edebildikçe de büyüyor.
Bir kahvaltı sofrasında konuşmanın kendiliğinden uzaması, bir arkadaşla gün içinde birkaç mesajlaşma, evin içinde sevdiği bir canlının uyuyuşunu izlemek… Bunların hiçbiri tek başına büyük bir dönüm noktası değil.
Fakat insanın hayatı yalnızca dönüm noktalarından oluşmuyor.
Arada kalan zaman da yaşanıyor.
Hatta çoğu şey orada birikiyor.
Bir süredir birikim kelimesini eskisinden başka türlü düşünüyorum.
Önceleri biriktirmeyi daha çok bilgiyle ilişkilendirirdim. Okunmuş kitaplar, tamamlanmış eğitimler, alınmış notlar, yazılmış sayfalar, edinilmiş deneyimler…
Bunların her biri hâlâ değerli.
Fakat birikimin yalnızca elimizde tuttuğumuz şeylerin toplamı olmadığını görüyorum artık.
Bazen bir bilgi, yıllarca kullanılmadan zihnimizin bir yerinde bekliyor. Sonra bir konuşmada başka bir düşünceyle karşılaşıyor. Daha önce yaşadığımız bir olayın anlamını değiştiriyor. Bir romandaki karakteri yeniden görmemizi sağlıyor. Danışmanlık görüşmesinde sorduğumuz bir soruyu inceltiyor.
Ayrı zamanlarda edindiğimiz şeyler, bir gün birbirine değiyor.
Ve ortaya, hiçbirini tek başına öğrenerek ulaşamayacağımız başka bir şey çıkabiliyor.
Birikim, yalnızca geçmişte ne kadar yol aldığımızın kaydı değil; henüz neye dönüşebileceğini bilmediğimiz bir imkân.
Bunu yazdığım romanlarda daha belirgin görüyorum.
Bazen yıllar önce dikkatimi çekmiş sıradan bir nesne, yeni yazdığım bir sahnenin merkezine yerleşiyor. Vaktiyle üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir ilişki meselesi, bir karakterin tek bir hareketinde karşılık buluyor. Bir eğitimde öğrendiğim kavram, yazarken insan davranışlarına başka bir yerden bakmamı sağlıyor.
Öte yandan, romanlarımda karşılaştığım insani çatışmalar da danışmanlık alanındaki düşünme biçimimi zenginleştiriyor. Kurmaca bir karakterin neden sustuğunu araştırmak, gerçek bir insanın suskunluğu hakkında hüküm verme hakkı tanımıyor bana. Tam tersine, bir davranışın arkasında birden fazla ihtimal bulunabileceğini hatırlatıyor.
Biri hayal gücümü, diğeri mesleki dikkatimi çalıştırıyor.
İkisi de bana kolay açıklamalara karşı biraz daha dikkatli olmayı öğretiyor.
Ve hayat, bütün bunları sürekli sınamaya devam ediyor.
Yazarlık, danışmanlık ve kişisel deneyimlerim birbirinden ayrı raflarda durmuyor artık. Aralarında gidip gelen bir düşünme biçimi var. Bir yerde öğrendiğimi başka bir yerde sorguluyor, başka bir yerde yeniden biçimlendiriyorum.
Bazen bu birikimler bir roman oluyor.
Bazen bir deneme.
Bazen daha isabetli bir soru.
Bazen de yalnızca birini eskisinden daha iyi dinleyebilmek.
Üretimin yalnızca ortaya çıkan kitapla, yayımlanan yazıyla veya tamamlanan işle sınırlı olmadığını düşünüyorum. Bir düşüncenin biçim kazanması da üretimin bir parçası. Ama her yaşantının üretime dönüşmek zorunda olmadığına da inanıyorum.
Bazı deneyimler insana yalnızca ağır geliyor. Bazı dönemlerde üretmek mümkün olmuyor. İnsan her yaşadığını anlamlı bir sonuca bağlamak, her güçlüğünden bir başarı çıkarmak zorunda değil.
Birikimlerimizin bir gün üretime dönüşebilmesi ihtimali güzel; bunu kendimizden sürekli beklemekse başka bir yük.
Ben artık ikisi arasındaki ayrımı gözetmeye çalışıyorum.
Çünkü kendimi geliştirmekle kendimden durmaksızın daha fazlasını istemek aynı şey değil.
Bu farkı anlamam da zaman aldı.
Bütün bunları düşünürken kendi hayatımda bir kez daha ne kadar çok şeyin değiştiğini görüyorum. Fakat değişimin tamamı dışarıdan seçilmiyor. Yazdığım kitapları sayabilirim. Aldığım eğitimleri, üzerinde çalıştığım alanları, bitirdiğim dosyaları sıralayabilirim.
Bunların bir karşılığı var.
Yine de gelişimimin en önemli kısmını yalnızca bunlarla anlatamam.
Eskiden hemen cevap verdiğim bir sorunun önünde şimdi biraz daha durabiliyorum. Bilmediğim bir şeyi daha rahatlıkla bilmediğimi söyleyebiliyorum. Bir düşüncem değiştiğinde, eski düşünceme bütünüyle düşman olmak zorunda hissetmiyorum kendimi.
Bazı günler bunları yapabiliyorum.
Bazı günlerse yeniden çalışmam gerekiyor.
Artık bunu kendime karşı tutulacak bir başarısızlık kaydı gibi görmemeye uğraşıyorum.
Belki hayat boyu gelişim dediğimiz şey, her yıl biraz daha kusursuz bir insana dönüşmek değildir.
Belki aynı hayatın içinde, zamanla daha fazla ayrıntıyı görebilmek; daha önce yalnızca tek bir anlam verdiğimiz şeylerin başka anlamları da olabileceğini kabul edebilmektir.
Ve insanın kendi değişimine de bu dikkati gösterebilmesidir.
Masanın üzerinde hâlâ açık duran roman dosyasına dönüyorum.
Az önce silmek istediğim cümle orada bekliyor.
Bu kez hemen değiştirmiyorum. Öncesini okuyorum, sonrasına bakıyorum. Onu neden öyle yazdığımı anlamaya çalışıyorum. Sonra birkaç sözcüğü çıkarıyorum. Birini bırakıyorum.
Eskiden olsa bu kadar küçük bir değişiklik için harcadığım zamana kızabilirdim.
Şimdi aynı masada, aynı metnin önünde, başka türlü düşünebilmenin de bir ilerleme olduğunu fark ediyorum.
Yarın yeniden dönüp yine değiştirebilirim.
Çünkü geliştiğim için artık hiç yanılmayacağımı düşünmüyorum.
Geliştiğimi, yanıldığımda kendime ve dünyaya başka türlü bakabilme ihtimalimin çoğalmasından anlıyorum.
Hayatımın bazı yerlerine tekrar döneceğim.
Bazı soruları yeniden soracağım.
Belki bir süre aynı yerde durduğumu sanacağım.
Ama artık şunu biliyorum:
Geri dönmekle eski yerinde kalmak aynı şey değil.
Ben dönüyorum.
Aynı yere değil.
Bir düşünce, başka bir düşünceye açılır.
Yazılara dön
YAZININ ARDINDAN
Okur notları
Her yorum, yayın sahibinin değerlendirmesinden sonra görünür.
Deniz
Aynı yere dönmüyoruz..
Bir not bırakın.
Adınız veya rumuzunuz ve yorumunuz, onaylandığında bu yazının altında görünür. E-posta adresi istenmez. Lütfen özel veya hassas bilgi paylaşmayın. Yorumlar düz metindir; bağlantılar etkinleştirilmez.